Politik Bakışla Kitleler Psikolojisi


Fizikte parçacıkların istatistiği, tekil bir parçacık hareketinin bu parçacıklardan meydana gelen büyük kümeye genellenmesiyle elde edilir. Hidrojen atomunda tek başına bulunan elektronun davranışıyla/hareketiyle Uranyum atomundaki 92 elektronun davranışı birbirinden farklı değildir. Benzer şekilde bir katı cisim içerisinde elektriksel iletime katkı sağlayan milyarlarca serbest elektron ile bir yarıiletkenin iletkenlik bandında bulunan tek bir elektron aynı davranışları sergiler. Hâl böyle olunca fizikçiler tekil parçacık davranışını genelleyerek parçacıkların istatistiklerini hesaplayabilir, bu parçacıkların hareketlerini öngörebilirler.

Fakat iş muhakeme, yargılama, seçme ve karar verme kabiliyeti olan Homo sapiens bireylerine gelince biraz değişir. Burada tekil bireylerin davranışlarını genelleyerek büyük insan kitlelerine dair öngörülerde bulunabilmek mümkün olmaktan çıkar. Kitle davranışlarının özünü işte bu öngörüsüzlük oluşturur. Fizikteki gibi insan kitlelerinin davranışlarını kesin olarak öngörebilmek bir yana, gerçekçi tahminlerde bulunabilmek bile mümkün değildir. Bu öngörüsüzlük, Amerikan halkının başkanlık seçimlerinde anketleri tepetaklak ederek Trump’ı liderliğe taşıması olarak karşımıza çıkabileceği gibi oldukça tehlikeli noktalara kadar varabilir. Yakın çevresinde hoşgörülülüğü ve ağırbaşlılığıyla bilinen bir birey, kitle içerisinde bir caniye dönüşebilir.

Yakın tarihimizin acı hatıralarından biri olan Sivas katliamı olayında, yanan Madımak Oteli’nin önünü doldurmuş olan 15 bin kişi vardır. [1] Daha geriye gittiğimizde ise 6 – 7 Eylül olaylarında Atasının Selanik’teki evinin bombalandığı haberiyle galeyana gelen yaklaşık 200 bin kişilik bir kitlenin Rum azınlığa yönelik olarak bir yağma ve tecavüz saldırısına giriştiğini görürüz. [2] Bu kitleleri meydana getiren insanların her birinin sabıkası kabarık birer suç makinesi olduklarını düşünmek çok zordur. İçlerinde üniversite mezunları da vardır, eğitimsizler de. Ekonomik gücü yüksek olanlar da vardır, düşük olanlar da. Farklı olmayan tek şey bu insanların tümünün ortak bir kültürel hafızaya sahip olmasıdır.

Peki, bu tam olarak nasıl oluyor? Nasıl oluyor da evinde hoşgörüyle torununun saçını okşayan ahlaklı bir dindar, kitle içerisinde bir caniye dönüşebiliyor? Nasıl oluyor da saldırgan ve otoriteye başkaldıran bir insan, kitle içerisindeyken uysal bir koyun gibi bir önderin emrine girebiliyor? Nasıl oldu da Alman halkı demokratik hakları ortadan kaldıran ve ülkeyi zorbalıkla yöneten Hitler’i defalarca kez iktidara taşıdı?

İnsan kitlelerinin psikolojisini, bütün işi elektron ve hole parçacıklarının kitle halindeyken de hiç değişmeyen davranışlarını yönetmek olan bir yarıiletken fizikçisi olarak benim tam manasıyla anlayabilmemin oldukça zor olduğunu itiraf etmeliyim. Fakat konu insanoğlunun benliğine giden ilgi çekici bir yol açtığı için beni uzun düşünme ve yorumlama sürecine sevk etti. Bu yolda kitle psikolojisi denildiği zaman karşımıza ilk olarak çıkan duayen isim Gustave Le Bon’un adeta içerek okuduğum ‘Kitleler Psikolojisi’ isimli kitabını kendime rehber edindim.

Gustave Le Bon

Le_Bon
Gustave Le Bon

Onun en bilinen ve bu yazının da konusunu oluşturan “The Crowd: A Study of the Popular Mind” eserinin arka planında Paris Üniversitesi’nde tıp eğitimini 1866 yılında tamamlamış bir zihin vardır. Ne var ki o hiçbir zaman doktor olarak çalışmamış, üniversite yıllarında keşfettiği yazma aşkıyla çok geniş bir spektrumda makaleler ve kitaplar kaleme almıştır. Bu yazıların konusu tıp eğitimi aldığı yıllarda tıpla ilgili olurken hayatının farklı dönemlerinde değişen araştırma ve inceleme alanlarıyla birlikte değişmiş ve antropolojiden, sosyolojiye hatta fiziğe kadar giden bir yazın arşivini oluşturmuştur.

Le Bon, 1841 yılında Fransız hükümetinin il müdürlüğü (günümüzde: valilik) görevini yürüten 41 yaşındaki bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Bu durum ona rahat bir çocukluğu, iyi bir eğitim sürecini ve hayatı boyunca hiç çalışmadan araştırma faaliyetlerini yürütmek için gerekli olan zamanı ve maddi imkânı verdi.

Temmuz 1870’te Le Bon, Fransız ordusunun cephe gerisindeki bir sağlık memuru olarak Fransa-Prusya savaşına katıldı. Burada bir grup askeri ambulansın organizasyonunu yapmakla görevliydi. Savaş süresince yaptığı gözlemler onun kitle psikolojisi üzerine gelişen düşüncelerinin ilk kıvılcımlarını oluşturdu. Bu dönemde kaydettiği notlarda askeri disiplin, liderlik ve ordunun olabilecek en kötü yaşam koşulları altındaki davranışlarına yer verdi. Bu notlar hayatının ilerleyen dönemlerinde kaleme alacağı Kitleler Psikolojisi’nin iskeletini oluşturacaktı.

Savaş sonrasında 1870’lerde popülerleşmeye başlayan antropolojiyle ilgilenmeye başladı. Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’yı kapsayan seyahatler yaptı. Buralarda farklı kültür ve ırklardan insanları görme ve tanıma fırsatı buldu. Le Bon, Charles Darwin, Herbert Spencer ve Ernst Haeckel gibi biyologların etkisinde kalarak zekâ ve öğrenme kabiliyetinin genler ya da fizyolojik bir bileşen tarafından kontrol edildiği iddiasını destekliyordu. Seyahatlerinde yaptığı incelemeler sonucunda da kafatası hacmiyle zeka arasında bir korelasyon olduğunu iddia etti. Hatta kafatası ölçümü yapmak üzere portatif bir sefalometre bile geliştirdi. Bugün bu iddiaların tamamının zırvalık olduğunu biliyoruz fakat o dönemde Avrupalı beyaz insan, kendini bir türlü Afrikalı siyah insanla eş tutamıyor ve buna bilimsel bir kılıf uydurmanın peşinde koşuyordu.

Le Bon, yalnız sosyal bilimlerle değil fen bilimleriyle de ilgilendi. 1890’larda kendine küçük bir fizik laboratuvarı kurdu ve burada X – ışınları ve katot tüpüyle çeşitli deneyler yaptı. 1896’da ‘siyah ışık’ ismini verdiği yeni bir ışıma türünü keşfettiğini iddia etti. O dönem bilim insanları arasında bu iddia oldukça dikkat çekti ve 1903 yılında Nobel Fizik ödülüne aday gösterildi.

Laboratuvarında yaptığı çalışmalar neticesinde 1905’te L’Évolution de la Matière (Maddenin Evrimi) kitabını yayınladı. Bu kitapta kütle – enerji eşdeğerliğini öngördü ve atom çekirdeğinde büyük miktarda enerjinin saklı olduğundan bahsetti. 1922’de Einstein’a yazdığı mektupta kütle – enerji eşdeğerliği konusunda hiç tanınmıyor oluşundan yakındı. Verdiği cevapta Einstein, onun kendisinden önce kütle – enerji denkliğinden söz etmiş olduğunu kabul etti fakat bunu gerçekçi bir şekilde kanıtlayanın kendisine ait olan görelilik teorisi olduğunu vurguladı.

1907’de L’Évolution des Forces (Kuvvetlerin Evrimi) kitabı geldi. Burada Atom Çağı’nın başladığı kehanetinde bulundu. Bu kitapta diğerlerini muazzam büyüklüğüyle aşan atom içindeki enerjiden meydana gelen yeni bir tür kuvvetin tarifini yaptı. Bir gram metaldeki enerjiyi açığa çıkarmanın yolunu bulan bilim insanının deneyinin sonuçlarına şahit olamayacağını yazdı. Bu öyle büyük bir patlama yaratacaktı ki kendisi, laboratuvarı ve komşu evleri yerle bir edecekti.

Le Bon, hayatının farklı dönemlerinde değişen heves ve ilgileri neticesinde farklı araştırma konularıyla ilgilendi. Antropoloji çalışmalarını dışarıda tutacak olursak ilgilendiği alanlarda döneminin öncülleri arasında yer aldı ve Kitleler Psikolojisi ile sosyoloji alanında zirveye oturdu. Bu eser, kitle yönetimini içerisinde barındıran başta politika olmak üzere tüm liderlerin dikkate alması gerekli olan bir yönlendirici kılavuz mahiyetindedir. Liderlerin yanı sıra bilinçli veya bilinçsiz şekilde birtakım kitlelerin üyesi olan bireyler için de müthiş bir farkındalık yolunu açan bir rehber olma özelliğini taşımaktadır.

Kitleler Psikolojisi

kitleler psikolojisi
Gustave Le Bon – Kitleler Psikolojisi

Le Bon, bir kalabalığın psikolojik kitle oluşturabilmesi için belirli bir amacı topyekûn paylaşmaları gerektiğini söyler. Günün herhangi bir saatinde Ankara’nın Karanfil Sokağı’nda yürüyen insanlar bir kitle oluşturmazlar. Çünkü her bir bireyin o anda orada bulunma amaçları birbirinden farklıdır. Fakat herhangi bir mitingde veya protesto gösterisinde toplanmış bir kalabalık Le Bon’un deyişiyle ‘psikolojik kitle’yi meydana getirir.

Öte yandan psikolojik bir kitle oluşturmak için kalabalıkların fiziksel olarak bir arada bulunması da gerekmez. Türk milli futbol takımının dünya kupasında üçüncülüğe ulaşması karşısında sevinç duyan Türk halkı da topyekûn bir psikolojik kitleyi meydana getirir. Yani fiziksel olarak bir arada olsun veya olmasın kalabalıkların bir psikolojik kitle oluşturması için ortak bir amaç, duygu veya düşünce gerekir.

Bir kalabalık, kitle halini almaya başladığı anda Le Bon’un ‘kitlelerdeki zihniyetin tekleşmesi kanunu’ devreye girer. Bireyler bilinç kaybına uğrar ve grubun ortak ve tek olan aklı kendine vücut bulur. Burada ilginç olan şudur: kitleye dâhil olmayan bir birey A düşüncesini savunuyorken kitleye dâhil olduktan sonra onun tamamen zıttı olan B düşüncesini savunabilir ve hatta bu fikir için mücadele bile verebilir. Çünkü Le Bon’a göre kitleye dâhil olmuş bir bireyin düşünceleri, değerleri ve inançları kökünden kazınmıştır. O artık kitle aklı tarafından yönetilen robotlaşmış bir varlıktır. Le Bon bu durumu şöyle ifade eder: “Kitle içerisindeki bir birey, rüzgârın istediği gibi hareket ettirdiği kum taneleri arasında bir tek kum tanesidir.

Kitle Psikolojisinin Teorisi

Le Bon psikolojik kitle kavramını 3 ana başlık altında teorileştirir: anonimlik, düşünsel etkileşim, etki altına alınabilirlik.

Anonimlik (isimsizlik) kitleyi oluşturan bireylere kişisel sorumluluk kaybı sağlar. Kitlelerin isimsizliği de mesuliyetsizliği doğurur. Bu durum bireylere tek başlarına asla cesaret edemeyecekleri eylemleri kitle halinde gerçekleştirebilme gücünü verir çünkü birey kitle içerisindeki davranışlarından ötürü herhangi bir cezaya veya yaptırıma uğramayacağına emindir. Bu ilkel davranışın ortaya çıkışıyla birey artık mantığının değil içgüdülerinin yönetimine girmiştir. Böylelikle hoşgörülü ve ağırbaşlı kimseler kitle içerisinde birer caniye dönüşebilirler.

İnsanoğlunun tarihi aslında bir kitleler tarihidir. Bugünkü biyolojik varlığıyla Homo sapiens ortaya çıkışından, tarım devrimini gerçekleştirene kadar (yaklaşık 200 bin yıl) geniş bir grup halinde avcı – toplayıcı olarak yaşamıştır. Grup halinde yaşamak hayatta kalmanın olmazsa olmaz şartıdır. Tek başına yaşamak yırtıcı hayvanlara yem olma riskini doğururken, toplu halde yaşam bu hayvanlara karşı farkındalığı arttırır. Diğer taraftan toplu halde yaşam, toplu halde avlanma kabiliyetini geliştirmiştir. Evrimin seçilim baskısı, tek başına yaşayan bir bireyin avlanma şansını düşürür. İşbirliğine dayanan bir avlanma stratejisi grubun tüm bireylerinin hayatta kalma şansını arttırır. Hal böyle olunca da sosyal ilişkiler bireysel etkileşimler üzerine değil, daha çok kitle içerisindeki statüler üzerine inşa edilmiştir. Bu ilişkilerde belirleyici olabilecek herhangi bir kültürel norm veya etik kural da gelişmemiştir. Grubun baskın erkeği istediği kadınla zorla birlikte olabilir, kendisinden olmayan yavruyu öldürebilir, başka bir erkekle öldürücü bir kavgaya tutuşabilir. Kitle içerisindeki bireyin, bu haksızlıklara susmak ya da aynı şiddette karşılık vermek dışında bir alternatifi yoktur. Geliştirdiğimiz modern dünyanın içerisinden bakarken her ne kadar görmekte zorlansak da insanoğlunun tarihi aslında kanla yazılmış bir vahşet tarihidir.

Bugün bizi bu ilkelliğimizden alıkoyarak modern dünyanın bir parçası yapan şey isimlerimizdir. Bu bize büyük bir mesuliyet yükleyerek etik kuralların ve hukuk yasalarının içerisine hapsolmamızı sağlar. Ne zaman ki birey, isimsizliğin hüküm sürdüğü bir kitleye dâhil olur işte o zaman biyolojik geçmişimizde saklı olan o saldırganlık hali açığa çıkmaya başlar.

6 – 7 Eylül 1955’te Atatürk’ün Selanik’teki doğduğu evin bombalandığı yalan haberiyle ellerinde kazma, balta ve sopalar bulunan yaklaşık 200 bin kişi İstanbul’daki Rum azınlığa karşı bir saldırı hareketine girişti. Tarihimizin utanç vesikalarından biri olan bu olaylarda tahmin edilemez bir şekilde tecavüz ve yağma olayları da yaşandı. Atasının evinin bombalandığı sanrısına kapılan bu insanlar nasıl oldu da tecavüz ve yağma olaylarına karışarak yüzlerce evi ve ticari mekânı darmadağın edebildiler? Bu insanlar alt gelir grubundan oluşan, sosyal ve kültürel yönden zayıf bindirilmiş kıtalar mıydı? Olayın tanıklarından Türk mimar ve mühendis Cengiz Bektaş, Milliyet gazetesine verdiği röportajda bir anısını aktarıyor:  “Dışarı fırladım. Ertesi günün ilk saatlerine dek caddelerde, sokaklarda olanı biteni izledim. Yaşamımdaki ilk önemli şoklardan biriydi. İstiklal Caddesinin otuz santimetre yırtılmış kumaş, parçalanmış eşya katmanıyla örtülmüş olduğunu görmek neyin nesiydi? Hele avukat olduğunu bildiğim bir hanımın cadde ortasında kumaş yırttığını görmek beni çok etkilemişti.” [3]

6-7 Eylül olayları
6 – 7 Eylül olayları ardından Beyoğlu

Bir toplum içerisindeki bütün fertler esasında birbirine benzerler. Bunun ana nedeni o toplumu oluşturan profesörün de, marangozun da aynı kültürel hafızanın içerisinde yetişmiş olmasıdır. Entelektüel açıdan bir profesör ile marangoz arasında muhtemelen bir uçurum vardır fakat kitleye dâhil olduklarında içgüdülerine teslim olmuş yığınlar içerisinde artık aralarında hiçbir fark kalmamıştır.

Le Bon, kitlelerin yıkıcılığını şöyle ifade eder: “Yıkıcı gaddarlık içgüdüleri, her birimizin ruhunda uyuyan, ilkel devirlerin sonuçlarıdır. Tek başına birey için bu içgüdüleri tatmin etmek tehlikeli olur, hâlbuki bireyin sorumsuz ve cezasız kalacağından emin bulunduğu bir kitleye karışması, kendisine bu içgüdülere uymak için bütün serbestlikleri verir.”

Le Bon’un psikolojik kitle kavramının bir diğer başlığı ise düşünsel etkileşimdir. Bu etkileşim kitle içerisindeki farklılıkları adeta baskın bir manyetik alan içerisine giren ferromanyetik malzemenin tek yönde mıknatıslanması gibi dönüştürür ve kitleyi tek bir düşünce istikametine sevk eder. İlk başlarda heterojen olan kitle belli bir süre sonra baskın olan tek bir düşünce istikametinde tamamıyla homojen hale gelir. Le Bon, kitlelerdeki baskın olan her his ve düşüncenin, bireylerin şahsi menfaatlerini, topluluğun menfaatleri karşısında feda edebileceği kadar sirayet edici olduğunu söyler.

Le Bon’un düşünsel etkileşim kavramını sosyal bilimlerin dışında ilginç bir fiziksel fenomen olarak metronomların hareketlerinin etkileşiminde görürüz. Bahsedeceğim bu şahane deney, kitlelerdeki kolektif bilinci fizik alanında izah edebilme potansiyeline sahiptir. Aşağıda videosuna yer verdiğim deneyde 32 adet metronom hareketli bir platform üzerinde konumlandırılmış ve deneyi yapan kişiler bu metronomlara sırayla ilk hareketi veriyorlar. Salınımları arasındaki faz farkları birbirlerinden tamamıyla farklı olacak şekilde hareketlerine başlayan bu metronomlar başlangıçta çok farklı sesler çıkarırken zamanla aralarında ilginç bir etkileşim oluyor. Bir süre sonra bütün metronomlar arasındaki faz farkı sıfırlanıyor ve 32 kişilik bu metronom kitlesi tek bir ses oluyor:

(Youtube üzerinde biraz araştıracak olursanız deneyin 64, 72 ve 100 metronomdan oluşan versiyonlarını da bulabilirsiniz. Bu olaya dair fiziksel açıklamalar için de şu videoyu tavsiye edebilirim: https://www.youtube.com/watch?v=ADGmBtLJ6y4)

Etki altına alınabilirlik ise bir süre boyunca faal bir kitle içerisinde bulunan bireyin bu kitleye bütünüyle eklemlenmesi anlamına gelir. Bu birey artık bilinçli varlığını kaybeder ve kitleyi yöneten lidere koşulsuz bir şekilde itaat eder. Bu itaat kendi karakter ve alışkanlıklarına tamamen zıt davranışlar sergilemesini gerektirse bile bu davranışları sergilemekten geri durmaz.  Bu bir çeşit uyutulma ve hipnoz durumudur. Bu durum genellikle lidere duyulan duygusal bağlanım ve hayranlıkla gerçekleşir. Sonuç olarak birey iradesini kaybederek kendisini uyutanın (liderin) belirleyeceği his ve fikir istikametine teslim olur.

Bir kitleye teslim olmuş bireyin eylemlerinde bilince dair emareler yoktur. Artık bu kimse liderin veya kitle aklının etkisiyle coşkuya kapılıp bazı eylemlere sürüklenebilir. Coşku, kitlelerdeki katlanarak çoğalan dışavurumu anlatan anahtar kelimedir. Kitlenin kalabalıklığı ölçüsünde çoğalan karşılıklı tesirler coşkuyu arttırır.

Kitleye mensup insanların en belirgin özelliklerinden bir tanesi de diğer insanları da kendi kitlelerinin üyesi yapma isteklilikleridir. Bu davranış biçimi, kendi bilincini kitle aklına veya lidere teslim etmiş bireyin bir başkasını daha bunu yapmaya teşvik ederek, uyuşturduğu iradesini rahatlatma ve kitle dışındakilere haklılığını ispat etme dürtüsünden ileri gelir. Bir kitlenin mensubu olarak medeniyet merdivenlerini aşağı doğru inmiş bir birey, içgüdülerine teslim olmasının bir gereği olarak, kitlesinin büyüklüğü ölçüsünde haklı olduğu düşüncesine sahiptir.

Politik Bakışla Kitleler Psikolojisi

Le Bon, kitlelerin yönelimlerinin ve sevgilerinin iyi yöneticilere değil, kendilerini baskı altında tutan zorba hükümdarlara yönelik olduğunu belirtir. Bunun nedeni zorba hükümdarların kudreti ve hâkimiyetinin kitlelerde saygı uyandırması ve kitlelerin onun yaptırım gücü karşısında korkup boyun eğmesidir. Bu nedenle kitleler en yüksek ve en gösterişli heykelleri bu zorba hükümdarlar için dikmişlerdir. İktidarını kaybeden zorbalar kitleler tarafından ezilir, heykelleri parçalanır, eserleri yok edilir. Bunun nedeni ise iktidarını kaybetmesiyle bir zamanlar boyun eğilen ve korkulan hükümdarın da artık zayıflar tabakasına dâhil olmasından ileri gelir.

Politika, esasında kitleleri yönetme sanatıdır. Bu sanatın kural ve yöntemlerini Le Bon, Kitleler Psikolojisi’nde tarif etmiştir. İlk olarak şunu bilmek gerekir; kitlelerin mantıklı değerlendirmeler yapabilme kabiliyeti kaybolmuştur. Bu durum kitleleri, kendini eleştirebilme, doğruyu yanlıştan ayırabilme, hüküm verme kabiliyetlerinden yoksun bırakır. Bilincini ve mantığını bir kenara koyan kitleye seslenebilmek için onun duygularına ve hayal gücüne hitap etmek gereklidir. Kitlelerin hayal gücü, iktidarları ayakta tutan kolonlardır. Bu hayal gücü ne kadar iyi derecede beslenir ve canlı tutulursa iktidar o kadar güçlü ve uzun ömürlü olur.

Devlet şurasında Napolyon şöyle diyordu: “Vendee harbini kendimi Katolik göstererek kazandım, daha sonra kendimi Müslüman göstererek Mısır’a yerleştim, kendimi Papa’nın nüfuzunu yaymaya taraftar biri gibi göstererek de İtalya’da papazları elde ettim. Eğer Yahudi bir kavme hükmetseydim Süleyman’ın mabedini yeniden inşa ederdim.”

Napolyon’un yaptığı gibi bütün mesele kitlelerin hayal gücünü doyurmaktır. Burada gerçeğin ne olduğunun hiçbir önemi yoktur. Olayların kendisinin de bir önemi yoktur. Örneğin doğuda terör faaliyetleri neticesinde 10 askerin şehit olduğunu düşünelim. Bu kitleler için şüphesiz üzücü bir haberdir fakat hayal gücüne hitap etmez çünkü görülmeyen, bilinmeyen uzakta gerçekleşmiş bir olaydır. Ancak bu 10 kişinin şehir meydanında patlayan bir bomba neticesinde ölmesi kitlelerin hayal gücünü derinden sarsar ve etkiler. Çünkü bu olayı herkes görmüş ve yaşamıştır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki; kitlelerin hayal gücü olayların bizzat kendisinden değil, oluş şekillerinden etkilenir.

Örneğin bir kitleye, dünyanın diğer gelişmiş ülkelerinin köprülerimizi ve otoyollarımızı kıskandığını ustaca bir hitabetle anlatabilir ve onları bu hayale inandırabilirseniz bu kitleyi yönlendirebilmek için gerekli olan malzemeyi sağlamışsınız demektir. Üstelik bu kitle, 100 yıl önce dünyaya hükmetmiş bir imparatorluğun çocukları olduğu hayaline de inanıyorsa bir kitlenin en çok istediği şeyi; kaybettiklerini onlara geri veriyorsunuz demektir. Şimdi siz bu kitlenin hayranlık duyulan lideri, ülkeye kaybettiklerini kazandırmış karizmatik önderisiniz. Bu kitle, gerçeği, yani ülkelerinin dünya ölçeğinde ne durumda olduğunu asla önemsemez. Le Bon bunu şöyle ifade eder;

“Kitleler hiçbir zaman gerçeğe susamamıştır. Hoşlarına gitmeyen açık gerçekler karşısında, sahte olan eğer kendilerini cezbederse, sahte olanı ilahlaştırarak açık gerçeklere yüz çevirmeyi daha uygun bulurlar. Kitleleri hayallere çekmeyi başaranlar onlara hâkim olurlar. Kitlelerin hayallerini yıkanlar, umutlarını söndürenler onların kurbanı olurlar.”

Liderin Uygulama Araçları: İddia, Tekrar ve Yayılma

Kitlelerin ruhuna bazı fikir ve inançları empoze edebilmek için liderlerin başvurması gereken basit bir uygulama zinciri vardır. Önce bu fikri her türlü ispattan uzak biçimde iddia etmekle işe başlanır. Bu kitlelerin kanına girebilmek için en etkili araçtır. Hatta iddia ne kadar basit, sade ve ispattan uzak olursa o kadar iyidir.

İddia bir kez dile getirildikten sonra kitle içerisinde yayılması ve gerçekten etkili olabilmesi için bunun aynı kelimelerle mümkün olduğunca tekrar edilmesi gerekir. Bu tekrarlar iddianın ispattan uzaklığının ölçüsünde artan bir oranda yapılmalıdır. Çünkü iddia tekrar edildikçe sanki ispat edilmiş bir gerçek gibi zihinlerde kendine sağlam bir yer edinecektir. Bir süre sonra bu iddianın aksini dile getirmek kitle içerisinde apaçık gerçeklere karşı çıkmak anlamını taşıyacaktır. Tekrarın bir süre sonra iddianın ilk kim tarafından dile getirildiğini unutturma gibi bir etkisi daha vardır.

Yayılma kitle içerisindeki dinamiklerin bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Kitleyi oluşturan bireylerin birbirlerini taklit etme gibi bir özellikleri vardır. Kitle içerisinde bazı önderler tarafından tekrarlanan fikirler yayıldıkça, bu yayılmanın hızı da artar. Kendini kitle içerisine çıkar uğruna veya başka nedenlerle hapsetmiş olan bir zihin, kitlede yayılmakta olan fikri koşulsuzca sorgulamadan alır ve kabul eder. Çünkü kitle içerisindeki bireyler birbirlerinin hareketlerini tekrarlayan koyunlar gibidir. Fikirler kendilerine hazır olarak verilir. Hiçbir kitlede bir fikrin kendiliğinden geliştiği gözlenmemiştir. Bu yüzlerce kişiden oluşan meclislerde de böyledir. Yasalar çoğunlukla sadece bir tek kişi tarafından bazen de kısıtlı bir zümrenin görüşü alınarak son kararı yine bir tek kişinin vermesiyle yapılır. Bu yasayı oylayan meclis üyeleri ise el kaldırıp indirme işlevi gören robotlaşmış yığınlardır.

Bunların yanı sıra kitlesine hitap etmek isteyen bir lider onları her zaman övmeli ve gururlarını okşamalıdır. Bu aşamada akla mantığa uymayacak vaatlerde bulunabilir zira kitle, mantığıyla değil duygularıyla hareket etmektedir. Rakip lider söz konusu olduğunda onu en aşağılık ifadelerle eleştirmeli, onun ne kadar rezil bir insan olduğunu anlatmalı, onun bir sürü yolsuzluk ve usulsüzlük davasına karıştığını üstüne basarak dillendirmelidir. Tekrar etmekte fayda var: bunların doğru olması gerekmez. Kitle kendi liderlerinin, diğer rakip lideri yerden yere vurması karşısında ne kadar doğru bir seçim yaptığını anlayacak ve bu ifadeler sonrasında rakip lideri yüksek sesle yuhalayacaktır. Eğer rakip lider, kendisine karşı sarf edilen asılsız iddialara aynı düzeysizlik ve saldırganlıkla karşılık vermek yerine bir takım delillere başvurarak efendilikle bunları açıklamaya kalkarsa baştan kaybetmiş demektir.

Liderin vaatleri kesin olmamalı, ucu açık ve muğlak ifadelerden oluşmalıdır. Kesin ifadeler rakipler tarafından karşı bir hamle yapılmak üzere kullanılabilir. Örneğin emekliye %10 zam yapılacak demek yerine işsizliğe çare bulunacak demek gerekir. Çarenin ne olduğunun açıklanması gerekmez. Sayısız defa tecrübe edilmiştir ki seçim kazanan liderin tezahüratlarla alkışlanan vaatlerini daha sonra uygulayıp uygulamadığıyla kimse ilgilenmez.

Fransa’da, Portekiz’de, Belçika’da ya da Türkiye’de yapılsın, kitlelerin siyasi tercihleri dünyanın her yerinde birbirine benzer sonuçlar verir. Seçilenlerin ortalaması o ülke insanının ortalama ruhunu yansıtır. Kitleler hayal güçlerine en iyi hitap edebilen, milli duyguları en iyi okşayan ve kendisine en çok benzeyene iktidar koltuğunu bahşeder.

Atatürk ve Kitleler Psikolojisi

Le Bon’un ‘Kitleler Psikolosi’ 1895’te yayınlandı ve o dönemin bilim ve siyaset çevrelerinde oldukça ilgiyle karşılandı. Onun bu eseri Türkçe’ye ilk defa Abdullah Cevdet tarafından İlm-i Ruh-i İçtimai adıyla 1924 yılında tercüme edildi. Ancak bildiğiniz gibi o dönemin aydın Osmanlı subayları harp okulunda iyi bir Fransızca eğitimi alıyorlardı. Onların bu yetkinlikleri Le Bon’un bu eserinden, tercümesinden çok daha önce istifade etmelerini sağlamıştı. Dolayısıyla Milli Mücadele yıllarından önce İttihad ve Terakki önderlerinin Le Bon’un görüşlerinden haberdar olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Enver Bey, 1908 Temmuz’unda dağa çıkarak 2. Meşrutiyet’in ilanıyla sonuçlanacak olan isyanı başlattığında bir despotun yerini birkaç yüz mebusun almasının ciddi bir farklılık yaratmayacağını savunuyordu. [4]

Milli Mücadele yıllarında cephede orduları sevk ve idare ederken dahi çadırında kitap okuduğunu bildiğimiz Atatürk’ün bu kitabı okuduğuna dair doğrudan bir kanıta erişemedim. Ancak onun Le Bon’un diğer kitaplarını kendine özgü tarzı ile kitap kenarlarına notlar alarak okuduğunu biliyoruz. [5] Kişisel görüşüm onun bu kitabı henüz hiç tanınmazken genç bir Osmanlı subayı olduğu dönemlerde okuduğu yönündedir. Onun siyasi hayatında uyguladığı sayısız devrimin fikir tohumlarının da bu dönemlerde gerçekleşen zihinsel gelişim ve aydınlanma sürecinde atıldığını biliyoruz. [6]

Kitlelerin psikolojisinden ve nasıl yönetileceğinden haberdar olan Mustafa Kemal, onların hayal gücünün sürekli canlı tutulması gerektiğinin farkındaydı. Bir önder olarak gerekirse kitlelere övgü dolu sözler sarf edip cesaretlerinin arttırılması gerektiğinin de bilincindeydi. Nitekim 1920 yılında Atatürk, Türk Milletinden övgüyle söz ediyor ve onu cesaretlendiriyordu: “Ben batı milletlerini, bütün dünyanın milletlerini tanırım. Fransızları tanırım, Almanları, Rusları ve bütün dünyanın milletlerini şahsen tanırım ve bu tanışmam da harb sahalarında olmuştur, ateş altında olmuştur. Ölüm karşısında olmuştur. Yemin ederek size temin ederim ki, bizim milletimizin manevî kuvveti bütün milletlerin manevî kuvvetinin üstündedir.” [7]

atatürk
Atatürk kitlelere her zaman ‘Yüce Türk milleti’ diyerek hitap ederdi.

Atatürk’ün bunun gibi Türk milletini öven ve yücelten birçok sözü vardır. Peki, gerçekte Türk milleti o yıllarda ne haldedir? Ahmet Haşim’in 1919 yılında Niğde’den Manisa Milletvekili Refik Şevket Bey’e gönderdiği ve Anadolu köylüsünün içler acısı halini anlattığı mektubun bazı kısımlarını buraya aktarıyorum: “…Anadolu Türklerinin karınları kurtlarla yüklü ve kanları bu kurtların salgıladığı parazitlerle dolu bulunuyor. Cinsi, yakın bir yok olma ile tehdit eden bu hâlin sebebi neymiş bilir misin? Beslenme eksikliği. Her ne kadar garip görünse de Anadolu Türkleri henüz ekmek yapımından bile habersizdirler. Yedikleri mayasız bir yufkadır ki, ne olduğunu yiyenlerin midesine bir sormalı. İstisnasız nakil araçları kağnıdır. Kağnı bir araba değil, fakat, hayvana yapışıp onun hayat unsurlarına hortumunu sokan ve bu suretle kanını ve canını çeken bir canavardır. …Evlerine gelince, onlar da öyle: Duvarlar yontulmamış alelâde taşların, çalı çırpının, leylek yuvasında olduğu gibi, gelişigüzel dizilmesinden hasıl olmuştur. …Anadolu, külliyen temizlikten mahrumdur. …Anadolu, hemen bir uçtan bir uca firengilidir. Anadoluların güzelliği de bozulmuştur. Bir köy, bir kasaba veya bir şehrin kalabalığına bakılsa, şehrin kalabalığında o kadar topal, topalların o kadar çeşitlisi, o kadar cüce, kambur, kör ve çolak görülür ki, insan kendini eşyanın şeklini bozan dışbükey bir camla etrafa bakıyorum zanneder.” [8]

Ahmet Haşim, fakir ve eğitimsiz kalmaya, yüzyıllarca lüks ve şatafat içerisinde yaşamış sultanın boyunduruğu altında kul olmaya mecbur edilmiş Anadolu köylüsünü acımasızca nitelerken Milli Mücadeleyi yürütme görevini üstlenerek üzerine ateşten gömleği giymiş olan Mustafa Kemal ise, Türk milletine övgü dolu sözlerle yaklaşarak onun hayal gücünü besliyordu. Elbette birçok defa Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde cephelerde bulunmuş olan Mustafa Kemal, köylünün fakirliğinin ve eğitimsizliğinin farkındaydı. Fakat o bir lider olarak kitlelerin kendisinden bu biçare hâli anlatmasını değil coşku dolu sözler beklediğinin farkındaydı.

Milli Mücadele’den sonra genç cumhuriyetimizin yaşadığı sayısız devrimin fikri önderi hiç şüphe yok ki Atatürk’tür. Yalnız Atatürk değil dönemin diğer fikri önderleri de bağımsızlığını kazanan Türk milletinin sosyal ve siyasi alanda bir değişim ve dönüşüm programına tabi tutulması gerektiğinin farkındaydı. Ancak Atatürk, yıllar yılı yaptığı okumalar ve gördükleriyle kafasında şekillendirdiği bazı devrimler için çok dar bir çevreden destek bulabilmiştir. Örneğin yüzyıllarca hanedana bağlılıkla yaşamış bir milletin o dönem şartları itibariyle aydın subayları bile mevzubahis halifeliğin kaldırılması olunca Atatürk’ün yenilikçilik ve devrimcilik seviyesine erişememiştir. Fakat buna rağmen Atatürk, milletin böyle bir talebi olmamasına ve hatta böyle bir dönüşüme sıcak bakmamasına rağmen gerek cephelerden galibiyetle dönmüş karizmatik liderliğini, gerekse üstün hitabet yeteneğini kullanarak kafasındaki bütün dönüşüm programını halka zorbalıkla değil meclisi ikna ederek uygulatmıştır.

Politikada Makyavelizm yazımda da Atatürk’ün Makyavelist çizgideki tutumlarını incelemiştim. O, farklı dönemlerde gerçek düşüncesini gizleyerek mutlak hâkimiyeti elde edene kadar olduğundan farklı görünmüş ve fikirlerini ancak vakti geldiğinde ve şartlar olgunlaştığında açıklamıştır. Meclis kurulurken de Atatürk’ün uygulayacağı dönüşüm programı ve devrimler ana hatlarıyla çok önceden kendi kafasında şekillenmişti. Ancak Atatürk, bir istibdat rejimi kurmak yerine bir demokratik rejim kurmayı tercih etmiştir ve bunu yaparken de kafasındaki devrimleri meclise nasıl kabul ettireceğine dair en ufak bir tereddüt yaşamamıştır. Çünkü Atatürk, hangi eğitim seviyesinden olursa olsun Le Bon’un psikolojik kitle kuramı gereği meclislerinde bir yığından ibaret olduğunu çok iyi biliyordu. Kendi karakteristik özelliklerini de kullanarak kafasındaki bütün programı birer meclis kararı haline getireceğinden emindi. Nitekim öyle de oldu. Halifeliğin kaldırılması yasa tasarısını hazırlayan heyetin başında medrese eğitimi almış bir Şeyh (Şeyh Saffet Efendi) vardır. Bu tasarıya ise aralarında din eğitimi almış olan birçok mebusun bulunduğu 158 kişiden oluşan meclisin 157’si kabul oyu vermiştir. [9]

atatürk mecliste
Atatürk meclis kürsüsünde milletvekillerine hitap ediyor.

1968 yılında gazeteci Abdi İpekçi’nin, İsmet İnönü ile yaptığı Atatürk konulu harika bir röportaj vardır. Bu röportajda İsmet İnönü’nün aralarında geçen husumetler de dâhil olmak üzere Atatürk hakkında çok samimi açıklamaları bulunur. Röportajın bir yerinde Abdi İpekçi, İnönü’ye cumhuriyetin ilanı konusunda muhalifleri nasıl ikna ettiklerini sorar. İnönü, çok genel bir anlam taşıyan şu cevabı verir: “Onların usulünü Atatürk bilirdi. Hiç uğraşmadım ben bunlarla.” [10]

AKP ve Kitleler Psikolojisi

Başarılı bir politikacının kitleleri nasıl yönlendireceğinin yöntemi Kitleler Psikolojisi’nde vardır. Ben bu kitabı ilk okuduğumda Türkiye’nin son 15 yılında her seçimden zaferle çıkan Tayyip Erdoğan’ın bu başarısını kitleleri çok iyi yönetiyor olmasına borçlu olduğunu fark ettim. Nitekim yaptığım küçük bir araştırmayla yanılmadığımı gördüm. Gazeteci Fatma Sibel Yüksek’in Twitter’da yaptığı flood’da şu tweetine denk geldim: “Erdoğan’ın en başarılı seçim kampanyalarına imza atmış olan bu adamın başucu kitabı Gustave Le Bon’un Kitleler Psikolojisi idi.” [Flood’un tümüne şu linkten ulaşabilirsiniz] Fatma Sibel Yüksek’in bahsettiği kişi 15 Temmuz darbe girişiminde kaybettiğimiz, AKP’nin kurulduğu ilk yıllardan beri reklam kampanyalarının yürütücüsü ve Erdoğan’ın yakın dostu olan Erol Olçok’tur.

Sonuç

Kitleler, kendisini meydana getiren bireylerin ortalamasını yansıtmaz. Ortaya çıkan sonuç olabilecek seviyenin en düşüğüdür. Çünkü kitlelerdeki kolektif ruh akıl ve mantıkla değil, duyguyla şekillenir ve hayal gücüyle beslenir. Politikada başarı için liderlerin, kitlelerin bu duygu yüklü durumuna seslenebilmesi ve onun hayal gücünü beslemesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Tarih, Le Bon’un belirttiği bu yöntemleri ustalıkla uygulayabilen politikacıları yazmaktadır. İlerici veya gerici olsalar da…

Kaynaklar

Gustave Le Bon –  Kitleler Psikolojisi, Tutku Yayınevi, Çeviren: Hasan Can
Sigmund Freud – Kitle Psikolojisi, Say Yayınları, Çeviren: Kâmuran Şipal
Wikipedia – Gustave Le Bon
Wikipedia – The Crowd: A Study of the Popular Mind
Wikipedia – Crowd psychology
Vikipedi – Cengiz Bektaş
[1] BBC – Sivas 1993: Madımak Oteli’nde ne oldu?
[2] Ayşe Hür – 6-7 Eylül 1955 yağması ve 1964 sürgünleri, Radikal
[3] BirGün – Bu toprakların gördüğü en büyük utanç günlerinden biri: 6-7 Eylül olayları
[4] Şükrü Hanioğlu – Hem halkçı hem seçkinci, Sabah
[5] M. Şükrü Hanioğlu, Atatürk: An Intellectual Biography, Princeton University Press, 2011
[6] George Gawrych – Genç Atatürk, Doğan Kitap, Çeviren: Gül Çağalı Güven
[7] T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı – Atatürk Diyor Ki!
[8] Güzel Yazılar – Mektuplar — Türk Dil Kurumu Yayınları
[9] Vikipedi – Hilafetin kaldırılması
[10] Hürriyet – ‘İkinci Adam’, ‘Birinci Adam’ı anlatıyor

Politik Bakışla Kitleler Psikolojisi” üzerine 4 yorum

  1. Güzel bir makale idi, tebrikler. Yalnız toplum ve kitle ayrımını doğru yapmak; hele milletin kitle olmadığı yerleri de akıldan çıkarmamak gerekir. Mesela toplumsal sağduyu diye bir kavram vardır veya milletin kültürel kodlarıyla yüzlerce yılda süzerek oluşturduğu his ve davranış biçimleri… Yani milletlerin karakteristik özellikleri.
    Bu kitap gerçekten efsane bir kitaptır. Ama sırf Makyavel’de olduğu gibi biraz işin üçkağıdına yönelik bir kitaptır. Yani doğunun yazın kültürüne, yani bizlere biraz uzak bulurum. Bizdeki klasik dönem eserlerinin tamamı hikmete, iyi huy, güzel davranış ve iyi bireyler olmaya yönelik bir kurguya dayalıdır. Bu tarz ofansif kitaplar biz alışık olmadığımız için bizde etkili sonuçlar verirler. Fakat bizlere faydası pek olmuş mudur, bilmiyorum.

    Beğen

    1. Yorumunuz için teşekkürler.
      Bu ayrım konusunda haklısınız. Benim vurgulamak istediğim ‘Türk Milleti’ hitabını yaparken kendilerini aidiyet ve kimlik üzerinde birleştiren insanların oluşturduğu kitledir.
      Bahsettiğiniz karakteristik özellikler muhakkak ki var. Fakat bu özellikler, kişinin bir kitleye dahil olduğunda çevresel koşullar içerisinde geliştirdiği düşüncelerini terk etmesi gibi etkisiz kalabiliyor.
      Bu tarz eserlerin bizlere fayda sağladığı veya zarara neden olduğu biraz kişinin perpektifiyle alakalı olabilir. Nitekim ben yazı için araştırmalarımı yürütürken her iki görüşten de epey yazı okudum. Fakat bu eserlerin bizleri etkilediğini çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

      Beğen

      1. Yok, bu karakteristik özelliklerin etkisiz kaldığını düşünüyorsanız katılamayacağım. Mesela “Çin’in ipeğine ve kızlarına kanmak” ve birlik olmamak gibi hasletler hâlâ duruyor:) İş gereği dünyanın her milletinden insanlar görüyorum. Meselâ bizimkiler kadar cevvali denk gelmiyor. Yunanlılar rahat(sinir bozacak kadar), Arnavutlar atarlı, Fransızlar havalı, Almanların disiplini şehir efsanesi değil gibi. Bunlar mevcut devlet yönetimlerinin sonucu değil. Yani bu kitleler yönlendiriliyor evet, meselâ Alman ve Fransızların bildikleri halde İngilizce konuşmaması kitlenin temayülü ile ilgili. Ama bu kendi varlıklarında taşıdıkları bazı özellikleri törpülemiyor.

        Beğen

    2. Bahsettiğiniz özelliklerin ortadan kaldığını savunmuyorum. Elbette hala duruyorlar. Sadece kitle içerisindeki birey için bunların bir anlamı olamayacağını savunuyorum.
      Yani bir kitlenin lideri ‘Çin’in ipeği de kızları da makbuldur ve çok hayırlıdır’ dese o kitle bu haslete falan bakmaz, liderinin dediği istikamette hareket eder.

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s