Nereye Koşuyoruz?

Bisiklet sürmeye başladığım ilk zamanlarda amacım sadece bisiklet sürmenin verdiği keyfi yaşamaktı. Kısa bir zaman geçtikten sonra bu keyfi daha uzun süre sürdürebilmek için performansımı artırmam gerektiğini fark ettim. Daha uzun süre bisiklet üzerinde kalabilmek ve bu süre boyunca acısız ve ağrısız durabilmek, diğer taraftan bisiklet sürmeyi bitirdikten sonra günlük hayata sorunsuz devam edebilmek için daha dayanıklı olmam gerekiyordu. Bu farkındalıktan sonra bisiklet sürme eylemi bir nevi antrenmana dönüşmeye başladı. Hafta sonu yapılan uzun bisiklet sürüşlerindeki dayanıklılığı artırmak için hafta içine keyif odaklı olmayan antrenmanlar sıkıştırmaya başladım. Bu bir kırılma anıydı benim için. Bu kırılmadan sonra antrenman, periyotlama, performans takibi gibi şeyler hayatıma girmeye başladı. Bisiklet sürmek artık keyfin ötesine geçmiş, tutku ile bezeli vazgeçilmez bir spor haline gelmişti.

Bu dönem içerisinde çevremde koşan birsürü insan görüyordum. Açıkçası koşmak ilk başlarda bana çok anlamsız geliyordu. Kafamdaki soru şuydu: “bu insanlar nereye koşuyor?” Neden, niçin sorularıyla birlikte, koşmanın bu insanlar için bisikletin bende yarattığı bir tutkunun benzerini nasıl yaratmış olduğunu anlamakta güçlük çekiyordum. İlk koşu maceramı, düzenli bisiklet sürmeye başladıktan 2 sene sonra, sırf çevremde değer verdiğim bir sürü insanın tutkuyla koşuyor olmalarından kaynaklı olarak “bu işte benim göremediğim bir şey var, bu insanlar boşu boşuna böylesine tutkuyla koşuyor olamazlar” diyerek yaşamaya karar verdim.

Koşmaya başlamak, bisiklete başlamaktan çok daha kolay. Giriş seviyesinde basit bir ayakkabı ve youtube’da izlediğim birkaç “koşuya giriş” videosundan aldığım tüyolarla attım kendimi asfalta. Bisikletten edindiğim kondisyonun verdiği güvenle ilk koşuda ayarı tutturamayarak hemen sakatlandım. Nabzım hiç olmadığı değerlere fırladı. Koşarken ve bisiklet sürerken bambaşka kasların çalıştığını acı bir başlangıç tecrübesiyle deneyimledim. Bu cahil cesareti nedeniyle yaşadığım sakatlık sonucu bir süre bisiklet de süremedim.

Henüz koşunun herkes tarafından görülen “gizemli” güzelliğini görebilmiş değildim. İkinci denemem daha temkinli ve yavaşça oldu. Yürü – koş’lar ile daha dikkatlice yeniden başladım. Kullandığım ayakkabıdan kaynaklı olarak bir sorun daha yaşadım. Kötü bir bisikletle gayet rahat şekilde bisiklet sürebilirsiniz. Olacak olan şey en fazla birlikte sürdüğünüz grubun arkalarında kalmak olacaktır. Kötü bir bisiklet başlangıçta sizi biraz üzebilir fakat sakatlanmanıza neden olmaz. Oysa koşuya başlarken kötü ayakkabı nedeniyle kendinizi sakatlayabileceğinizi yine acı bir tecrübeyle görmüş oldum. Pes etmedim, iyi bir ayakkabı edinerek yeniden vurdum kendimi yollara. Koşuya gönül vermiş büyük bir gruba dahil olarak koşma denemelerimi kendim için bir sosyalleşme organizasyonuna dönüştürdüm. Küçük adımlarla, azar azar üstüne koyarak koşmaya başladım. Bir süre sonra koşunun verdiği hazzı nihayet deneyimlemeye başladım. Koşabildikçe mutlu olmaya, endorfin, seratonin gibi hormonların koşudan sonra yarattığı kafayı yaşamaya başladım.

Doğanın kalbinde yapılan bir sabah koşusunun keyfi mutlaka deneyimlenmeli.

Bisiklet için başta güvenlik olmak üzere birsürü ekipman gerekirken, koşunun içinde barındırdığı yalınlık da zamanla göze hoş görünmeye başlıyor. Bisiklet için bağımsız bir alete mecburken, koşu için sadece bir çift bacak yetiyor. Bisiklette lastik patlama, zincir atma gibi can sıkan teknik sorunlar yaşayabilecekken, koşuda yaşayabileceğiniz en fazla şey bacağa girebilecek kramplar oluyor.

Düzenli olarak bisiklet sürmeye başladıktan 2,5 yıl sonra düzenli olarak koşmaya başladım. Bisiklet sürerken yaşadığım keyif halen kendi tekilliğini koruyor fakat koşunun kendi içinde çok ayrı bir haz yaşattığı da gerçek. Bu büyük oranda yalınlığından ileri geliyor. Fakat şimdi, düzenli şekilde koşan bir koşucu olarak, kendime dışarıdan bakarak, neden koştuğumu, nereye koştuğumu soruyorum. Esasında bu sorgulamada bana yöneltilen endişeli yorumların da payı var. Koşunun basitliğine karşın, çevremde koştuğumu duyan insanların, acıyan gözlerle bakarak, bacaklarıma gereksiz yere yüklendiğimi, eklemlerimi zorladığımı hatta kalbimi yorarak ömrümü kısalttığımı söylemelerine şahit oluyorum! Dayandıkları sava göre; kalbin bir insan ömrü boyunca atacağı maximum bir sayı var ve bizler spor yapıp kalbimizi gereksiz yere yorduğumuzda bu kotadan yiyoruz ve ömrümüzü kısaltmış oluyoruz.

Egzersiz Kalbin Kotasını Mı Tüketiyor?

Kalbin, insan hayatı boyunca atabileceği bir maximum sayı olduğu savını şimdilik doğru kabul etsek bile düzenli spor yapan insanların, spor dışındaki dinlenik nabızlarının spor yapmayan kişilere göre düşük olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Spor yapmayan (sedanter) bir bireyin ortalama nabzı 70 – 90 aralığındadır. Bunu kabaca 80 olarak kabul edersek bu kişinin günde 115,200 kere kalbinin attığını hesaplayabiliriz. Buna karşılık günde 1 saat düzenli olarak koşan birinin dinlenik nabzının yaklaşık 40 – 60 aralığında olduğunu söylemek mümkün. Bu kişinin günde 1 saat 150 nabızla koştuğunu ve günün geri kalan 23 saatinde ise 50 nabızla yaşadığını düşünürsek kalbinin günde 78,000 kere attığını hesaplayabiliriz.Yani spor yapan bir işinin kalbi, sedanter bireye göre yaklaşık %30 daha az atıyor! Aşağıda diğer nabız değerleri için ulaşılan toplam değerleri içeren excel sheet görüntüsünü paylaşıyorum:

Günde 1 saat 150 nabızla spor yapan ve dinlenik nabzı 60 olan bir kişiyle hiç spor yapmayan ve dinlenik nabzı 70 olan bir kişiyi bile kıyasladığımızda günlük toplam nabız değerleri arasında yaklaşık %10’luk bir fark olduğunu görüyoruz. Yani kalbin kotası olduğu savını kabul etsek bile gün içerisinde makul seviyede yapılan egzersizin bu teoriye göre avantaj sağladığı görülüyor.

Maksimum kalp atış teorisini doğru kabul etmenin dışında koşunun insan anatomisine uygun olmadığı, eklem ve iskelet sistemine zarar verdiği şeklinde de savlar var. Neden koşuyoruz, nereye koşuyoruz gibi soruların ötesinde bence en önemli ve sihirli soru, neden koşunca kendimizi iyi ve mutlu hissediyoruz? Koşucu kafasının (runner’s high) nedeni ne?

Koşunun İnsanlık Tarihindeki Yeri

İnsanın evrimi egzersiz yapmak üzerine kurulu. Modernite, günümüz insanının kafasında yan gelip yatmanın enerjiyi koruduğunu ve eğer obez değilse uzun süre yaşayabileceği gibi bir yanılsamanın oluşmasına neden oluyor. Çünkü besine ulaşmak için içeriğinde egzersiz barındıran bir mücadeleye girişmek zorunda değiliz. Modernite, yiyeceklerimizi parasını ödeyerek alabileceğimiz bir dünya inşa etmiş durumda. Fakat unutulmasın, 10 bin yıl öncesine kadar insan, hayatta kalmak için hareketli bir yaşam sürmek zorundaydı. Hele ki mızrak, sapan gibi av malzemelerinin geliştirilmeye başlandığı yaklaşık 50 bin yıl öncesine kadar, besine ulaşmak için koşmak zordundaydık! Aslında evrimsel tarihimize baktığımızda koşu, insanoğlunun düzenli olarak yaptığı en eski spor olarak karşımıza çıkıyor.

Yaklaşık 2,5 milyon yıl öncesine rastlayan et diyete geçiş ile birlikte, kendisinden çok daha hızlı hareket edebilen av ve avcılar karşısında atalarımızın avlanma silahları: büyük ölçüde kıldan arınmış vücutları ve bu sayede etkinliği artan ter bezleri ve bacaklarıydı! Atalarımız ete ulaşmak için milyonlarca yıl boyunca koştular ve kardiyovasküler sistemimiz bu milyonlarca yıl süren hareketli yaşama bağlı olarak evrimleşti.

Peki av için neden koşmak zorundaydık? Bizden anatomik olarak çok daha hızlı koşabildiğini bildiğimiz hayvanlar karşısında insanın ne kadar şansı olabilir ki? Ancak iş öyle değil. Burada temel farkı yaratan şey; evrim süreci içerisinde vücutlarımızın yavaş yavaş kıldan arınması ve bu sayede ter bezlerimizin daha aktif çalışmaya başlamasıydı.

Avcı – toplayıcılığın erken dönemlerinde (yaklaşık 2,5 milyon yıl boyunca) atalarımız, uzun saatlere yayılan koşu performansları sayesinde avlanabildiler. Terleme sayesinde vücut sıcaklığını dengeleyebilen insan, kısa mesafelerde hızlı koşsa bile kürkü nedeniyle vücudu hızlıca ısınan ve bir süre sonra durmak zorunda kalan avlara karşı avantajlıydı. İçeriğinde uzun koşunun barındığı direnç avı tekniği, milyonlarca yıl boyunca insanlığın ete ulaşmasını sağladı.

Bir çıta veya bir antilop, insandan 2 – 3 kat daha hızlı koşmasına rağmen, etkin bir terleme mekanizmasına sahip olmadığı için bu koşu sırasında aşırı ısınan vücudunu soğutmak amacıyla durmak ve ağzını açarak hızlı hızlı solumak (bu davranış köpeklerden tanıdık gelecektir) durumunda kalır. İnsan ise evrim süreci içerisinde geliştirdiği terleme fonksiyonu ve doğrulma ile birlikte aktivitesi artan bacakları sayesinde yavaş ama aralıksız koşabilir. Bu sayede, kısa süreliğine hızlı koşsa bile yorulduğu için durmak zorunda kalan avını gözden kaçırmayacak şekilde koşarak takip eden atalarımız ete ulaşabilmişlerdir. Bu sebeple, Homo habilis ile başlayan süreçte, uzun mesafe koşu avcılığını destekleyen anatomik adaptasyonlar görürüz: uzun bacaklar, yüksek ayak kemeri, kısa parmaklar, geniş topuk kemiği, uzun aşil tendonu ve güçlü kalça kasları.

İnsanın evrimi, uzun süreli dayanıklılık koşularının izlerini taşıyor.

Hareketsiz (sedanter) yaşam, insan beyninin moderniteyle birlikte içine düştüğü yanılgılardan bir tanesi. Bunu yenebilmek için, nasıl ki çiftleşme şansını artırmak adına biyolojik açıdan bakıldığında seks ve haz birbiriyle harmanlanmışsa, benzer şekilde evrim süreci içerisinde de egzersiz ve spor, serotonin ve endorfin hormonlarının beyni uyarmasıyla ödüllendirilmiş. Runner’s high, koşucu kafası veya spor sonrası oluşan mutluluk, vücudunuzun spor yapma kararı alan beyninize bir teşekkürü gibi düşünülebilir. Tüm bunların yanı sıra, milyonlarca yıllık hareketli yaşamla birlikte evrimleşen kardiyovasküler sistemin sağlıklı çalışabilmesi, kendini var eden evrimsel sürecin bir benzerine, yani hareketli bir yaşama sıkı sıkıya bağlı.

Uzun lafın kısası, nereye koşuyoruz sorusunun cevabı elbette avlanmaya (!) ve sağlıklı, sürdürülebilir ve mutlu bir yaşama olabilir. Biliyoruz ki, bedenimizin buna ihtiyacı var.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s